Vakanüvis yazdı: Bu bir, ‘Ah nerede o eski Ramazanlar’ yazısıdır

Bu bir, “Ah nerede o eski Ramazanlar” yazısıdır Asır asır Ramazanlar Vakanüvis Mübarek Ramazan başladı. Türk basınının “eski Ramazanlar” geleneğini birkaç tık daha geriye çekiyor ve “Cahiliye Arapları Ramazanları”ndan “Osmanlı Ramazanları”na uzanan bir çizgide oruç ayından bahis açıyoruz. Arapça Sözlükte “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması, vücudun hararetlenmesi” anlamlarındaki “ramad” masdarından türeyen ramazanın, oruç tutarken oluşan susuzluk ve harareti tesmiye anlamında konulduğu tahmin ediliyor. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin “Ramazan” maddesinde bu şekilde anlatılan Ramazan’da, Cahiliye Arapları’nın da kimi oruçlar tuttukları bilgisi de yer alıyor. Zaten hemen her mevsim sıcak olan Arabistan’da oruç tutmanın sıcaktan bunalma, hararet gibi durumlarla ilişkilendirilmesi de normal elbette. Sinop Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Emrah Dindi’nin Yakın Doğu Üniversitesi İslam Tetkikleri Merkezi Dergisi’nde yayınlanan “Cahiİiye Araplarında Ramazan Ayı, İtİkâf ve Oruç” başlıklı makalesinde ise Ramazan kelimesinin, özellikle yaz sonunda yağıp, yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur” anlamındaki “ramadî” kelimesinden de türetilmiş olabileceği vurgulanıyor. Son tahilde “Ramazan” denilince hem sıcaktan bunalma hem de temizlik sözkonusu oluyor ki, bunlar Ramazan’a, oruç ayına dair isabetli isimlendirmeler olarak görünüyor. Eski Araplar’daki Ramazan’ın İslam sonrası Ramazanlara benzeyen tarafları saymakla bitmiyor. Mesela, bu ayı kendi inançlarınca züht, ibadet, itikâf ile geçirmek, fakir fukaraya yardım edip, karınlarını doyurmak da Cahiliye Arapları’nın adetlerindendi. Bütün Arap yarımadasında, Ramazan’a hürmet öyle yaygındı ki, bu ayın “haram aylar”dan sayıldığı, ne kişiler ne de kabileler arasında kavga ve çatışmanın yaşanmadığı biliniyor. Hatta bu sukunetten istifade etmek amacıyla Hint, Çin, Roma Afrika ve Habeşistan’dan gelen malların sergilendiği uluslararası Aden ve Sana panayırları da bu ayda icra ediliyordu. Cahiliye Arapları genellikle Ramazan’ın ilk üç günü oruç tutuyordu. İslam öncesi Araplarında görülen oruçlardan biri de susma yani insanlarla kelam etmekten uzak durma orucuydu. Mekkeliler ve özellikle de onlardan Hanif dinine mensup olanlar ve tüccarlar, Ehl-i Kitab’ın ve ruhbanların, gökleri ve yeri tefekkür etmek için halvete girip “susma orucu” tuttukları biliniyordu. Bu oruç, bir gün, bir hafta gibi yahut daha uzun bir süre tutulabiliyordu. İslam’ın ilk zamanlarında da Müslümanlardan bu orucu tutanlara rastlanmıştı. Hz. Ebûbekir, Zeynep adında bir kadının “susma orucu” tuttuğunu farkedince, bunun İslam’da helal olmadığını beyan etmiş, bunun üzerine kadın orucunu bozarak konuşmaya başlamıştı. İslamiyet’in doğuşu ve bilahare Ramazan ayında orucun farz kılınmasıyla birlikte, Sahabe, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) önder ve örnekliğinde oruç tutmaya başlamıştı. Sahabe, orucu bozacak ve orucun maneviyatını zedeleyebilecek her türlü davranıştan uzak duruyordu. Rasulullah, oruçluyken tartışılmamasını, güzel konuşulmasını, bolca tefekkür edilmesini istiyordu. Sahura kalkılmasını buyuran Peygamber Efendimiz, iftar için acele edilmesini isterlerdi. Peygamberimiz, iftarda özel bir yiyecek aramaz, ne varsa onu yerdi. Akşam namazını kılmadan önce evinde varsa taze bir hurma ile o yoksa kuru hurma, o da yoksa su ile orucunu açardı. Orucunu açarken “Allah’ım senin için oruç tuttum, senin rızkınla iftar ettim, bizden bunu kabul et, sen işiten ve bilensin” diye dua ederdi. O’nu örnek alan Sahabe de Ramazan’ı aynı şekilde geçirmeye gayret ederdi. Farz olan ve genelde verilmesi Ramazan’a denk gelen zekât, farz olmasının yanında verildiği ay tercihi nedeniyle sünnet hükmü de kazanmıştı. Çünkü Peygamber Efendimiz, yapılan her farzın Ramazan ayında 70 misli sevap kazandıracağından bahisle zekâtın genelde bu ayda verilmesini tavsiye ediyordu. Efendimiz (s.a.v.) ayrıca, diğer aylara nazaran Ramazan’da çok daha fazla sadaka veriyordu. Rasulullah her Ramazan ayında 10 gün itikafa da girmiş, vefa yılında ise son Ramazanının 20 gününü itikafta geçirmişti. Vakanüvis yazdı: Bu bir, Ah nerede o eski Ramazanlar yazısıdır #2 Gül Bezirci’nin, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde kaleme aldığı Yüksek Lisans Tezi’nde anlattığına göre, Emevî halife ve yöneticileri Ramazan’a çok özel bir önem atfederlerdi. Yöneticiler, bu ayda ibadetlerine özel bir önem verirlerdi. Kaynaklarda, Emevi Halifesi Velid b. Abdülmelik’in, Ramazanda her gün hatim indirdiği zikredilmektedir. Devletin ileri gelenleri, Ramazan günlerinde halka açık iftar sofraları kurar, görevliler iftarlara katılanlara küçük hediyeler verirdi. Özellikle muhtaç kimselere Ramazan’da çok cömert yardımlarda bulunulurdu. Halife tarafından görevlendirilen “nasihat tellalları” sokaklarda dolaşır, Ramazan’da bütün sevap kapılarının açıldığı şer kapılarının kapandığından bahisle, halkı, iyi şeyler yapmaya ve kötü işlerden uzak durmaya davet ederdi. Ramazan Abbbasîler’de de çok renkli geçerdi. Halifeler, Ramazan ayında halkın fakir kesimlerine fitre, zekat, giyecek ve yiyecek eşyası dağıtırdı. Ramazan ayının son haftasında Bağdat ve pek çok şehirde fener alayı ve sair şenlikler düzenlenirdi. Halk fener alaylarına katılır, hep bir ağızdan tekbirler getirilirdi. Fener alayları nehirlerde de devam eder, etrafı kandillerle aydınlatılmış akarsular; ışıklandırılmış, süslenmiş kayıklarla dolardı. İslam ülkesinin farklı yerlerinden gazi ve gazi yakınları, deniz yolu kolaylığı da dikkate alınarak Tarsus’a davet edilir, hayırsever Müslümanların gönderdiği zekat ve bağışlar burada kendilerine teslim edilirdi. Tarsuslular’ın, gazilerin ve gazi ailelerinin barınmaları için tahsis ettikleri mekânlar vardı. Aileler burada çok güzel şartlarda misafir edilirdi. Memlûklularda ise klasik yardım faaliyetlerine ilaveten öne çıkan Ramazan etkinliklerinden birisi “Sahih-i Buhari Dersleri”ydi. Memlûk Sultanları, Ramazan ayında en büyük camide Sahih-i Buhari kitabından hadis dersleri okuturlardı. Ramazan sonunda dersler bitince Sultan, emirler, alimler ve ileri gelen erkan duua merasimi yapardı. Memlûklularda ayrıca, müezzinler sahur vaktinde minarelerden oruçla ilgili ayet, hadis ve kasideler okuyarak halka Ramazan’ın, orucun, sahurun önemini anlatırlardı. Vakanüvis yazdı: Bu bir, Ah nerede o eski Ramazanlar yazısıdır #3 Selçuklu döneminin yöneticileri, Ramazan ayına fevkalade önem verir, saygı gösterirlerdi. Oruç ibadetine sıkı sıkıya bağlıydılar. Tasadduk için de Ramazanı bir fırsat olarak görürlerdi. Anadolu’nun yurt olmasında en büyük adımı atan Selçuklu Sultanı Alparslan, her Ramazan 15 bin dinar sadaka dağıtırdı. Sultanlar, Ramazan ayının rastladığı mevsime göre devlet işlerini yürütükleri şehirleri de değiştirirlerdi. Ramazanın kışa rastladığı yıllarda Horasan, Nişabur, Belh, Merv; Ramazanın yaza rastladığı yıllarda ise Haveran, Dandanakan, Herat gibi şehirleri tercih edip, bir nevi geçici başkentler kurmuşlardı. Osmanlılar, devletin ilk kuruluş yıllarından itibaren Ramazan’ı tam bir saygı ve ibadet yoğunluyla karşılamışlardı. Ramazan’ın en parıltılı, coşkulu, eğlenceli dönemleri ise 1700’lerden itibaren yaşanmaya başlanmıştı. Pek çok Batılı seyyah ya da görevli, Osmanlılırdaki “Ramazan etkisi”nden övgüyle bahsetmişlerdi. Bu övgülerde, zaten asayiş sorunu fazla olmayan Osmanlı toplumun, Ramazan’da ise adeta “melek insanlar”a dönüştüğü, cömertliğin arttığı, muhtaç, fakir ve çocukları sevindirmek için çok değişik yöntemler geliştirildiği noktasında yoğunlaşırdı. İstanbul’da uzun yıllar kalan kalan Fransız gezgin Gerard de Nerval, Ramazanda gece ve gündüzün çok hareketli yaşandığını, Müslümanların ibadet edip, Kur’an okuduklarını, kıraathanelerde meddahların Süleyman kıssasına benzer kıssalar anlattıklarını ve Karagöz oyunlarının oynandığını anlatarak, Ramazan gecelerinde toplumun çok güzel saatler geçirdiğini vurgulamıştı. Bu mübarek aydaki yardımseverliğin artışına da dikkat çeken Gerard de Nerval, “Ramazanda herkes her eve girebiliyor ve orada verilen yemekleri yiyebiliyordu. Fakir ve zengin bütün Müslümanlar güçleri nispetinde bu dini görevi yerine getirmeye çalışıyordu. Üstelik evlerine gelen kimselerin Müslüman olup olmadıklarına da bakmıyorlardı.”diye yazmıştı. O devirlerde Ramazan, insanları her vesiyle sevindirmek için bir fırsat olarak görülürdü. Mesela, II. Mahmud; memurları izne çıkarmak, terfi ettirmek ve madalyalarını dağıtmak için Ramazan ayını seçerdi. Yine pek çok defalar devlet, hafif suçular için af kararını Ramazan ayında hayata geçirmişti. Ramazan ayının ilk günü bütün devlet daireleri tatil edilir, gazeteler ise o güne mahsus basılırdı. Ramazanın ilk gününden sonra bütün devlet dairelerinde memurlar nöbetleşe çalışma sistemine geçerdi. Ramazan ayının kışa denk geldiği yıllarda günler kısa olduğu için, devlet kuruluşları sadece gece açık olurdu. Okullar da öğlene kadar kapalı tutulurdu. Vakanüvis yazdı: Bu bir, Ah nerede o eski Ramazanlar yazısıdır #4 Ramazan ayında halkın ana gıda maddesi olan ekmeğe, pideye diğer zamanlardakinden daha fazla önem verilirdi. Ramazan ayı boyunca fırınlarda pişirilecek olan ekmeğin has undan imal edilip beyaz ve pişkin olması gerekmekteydi. Bu yüzden pide ve ekmeklerin numunesi Ramazandan önce Padişah tarafından incelenerek onaylanırdı. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey de “Bir Zamanlar İstanbul” isimli kitabında, o yılların İstanbul’undaki Ramazanlara dair renkli sahneler anlatıyordu: “Halkın en çok sevdiği ve kutladığı ay, şüphesiz Ramazan ayıydı. Bütün müslümanlar hasretle Ramazanı beklerler, bu ay içinde ruhani zevkin en üstünü ile ruhlarını temizlerlerdi. Ramazan’ın coşkusu daha ilk teravih gecesinden başlar, bütün İslamlar, büyüklü küçüklü sevinç ile birbirlerini tebrik ederlerdi. Takip eden günlerde de her teravih sonrası bu tebrikat devam ederdi. İstanbul’da, Avrupa’daki gibi gece hayatı olmadığından, başka zamanlarda yatsı namazından sonra herkes evinde uykuya daldığı halde, Ramazan geceleri halk sokaklara dökülür, kahveler, dükkanlar sahura kadar açık bulunurdu.”   Osmanlılarda uzun asırlar boyunca alkol tüketmek, ağır cezalara maruz kalmak anlamına geliyordu. Modernleşme adımlarıyla birlikte ise eskiden genellikle sadece gayri müslimlerin devam ettiği meyhanelere kimi Müslümanlar da gider olmuştu. Ancak akşamcılar, Ramazan-ı Şerif’e hürmeten içmeyi bırakırlardı. Bunlar üç tür bırakma yönteminden birini seçerdi. Birbirlerine de “İpci misin, kandilci mi, topçu mu?” diye sorarlardı. Buna göre, “ipci takımı” Ramazan-ı Şerif’e 15 gün kala selatin camilerinde mahya iplerinin kurulduğunu gördüklerinde, “kandilci takımı” arife gecesi minarelerde kandilleri gördüklerinde, “topcu takımı” ise ilk imsak topunu işittiklerinde içki içmeyi terk ederdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir